Ekleyen Kanal: Starlar:

100 Saatlik Mahkumiyet Türkçe Altyazılı JAV Porno

Bina yıllardır terk edilmişti. Tavanı çökmüş, duvarları çatlamış, pencereleri kırık camlarla diş diş bakıyordu. Depremin ardından geçen günlerde kimse buraya yaklaşmamış, enkazın içinde kalanların çoğu çoktan ölmüştü. Jin’Ai Kiyomiya ise hâlâ nefes alıyordu. Saatler, belki de günler önce çöken merdivenlerin altında mahsur kalmış, bacaklarından biri enkazın altında sıkışmıştı. Acı ilk başta dayanılmazdı. Sonra yavaş yavaş uyuşmaya başladı. Yanında yalnızca kırık bir boru, birkaç damla su ve karanlık vardı.

İlk günü tek başına geçirdi. Bağırmayı denedi. Sesı enkazın içinde boğuldu. Telefonu çekmiyordu. Dışarıdan gelen uğultular gittikçe azaldı. İkinci gün açlık ve susuzluk bedenini kemirmeye başladı. Üçüncü gün ise aklı başka yerlere kaymaya başladı. Yalnızlık, korku ve çaresizlik birleşince zihninde garip imgeler belirdi. Hayatta kalmak için bir şeyler yapması gerektiğini biliyordu ama ne?

Dördüncü günün akşamına doğru enkazın başka bir köşesinden sesler geldi. Erkek sesleri. Yaralı, korkmuş, öfkeli. Üç adam, tıpkı onun gibi mahsur kalmış, farklı bir odada sıkışıp kalmışlardı. Jin’Ai onları duyduğunda önce sevinçle doldu. “Buradayım!” diye bağırdı. Sesler kesildi. Sonra yavaş yavaş yaklaştılar. Enkazın deliklerinden süzülerek onun yanına geldiklerinde yüzlerindeki ifade sevinçten çok açgözlülüktü.

İlk bakışta yaralı ve çaresiz görünüyorlardı. Ama bakışları Jin’Ai’nin bedeninde gezindiğinde, hayatta kalma içgüdüsünün yanında başka bir şeyin daha uyandığını fark etti. Günlerdir yemek yememiş, su içememiş, karanlıkta beklemiş erkekler… ve karşılarında savunmasız, yalnız bir kadın. Jin’Ai’nin kalbi hızlandı. Kaçacak yeri yoktu. Bacağı hâlâ enkazın altındaydı. Bağırmanın kimseye faydası olmayacaktı.

İlk gece, adamların biri ona yaklaştı. “Susuzuz,” dedi. “Sen de öylesin. Belki… bir anlaşma yaparız.” Jin’Ai’nin gözleri karanlığa alışmıştı. Adamın yüzündeki ifadeyi net görüyordu. Arzu, korku ve umutsuzluk bir aradaydı. O an aklına garip bir düşünce geldi. Eğer onları savurursa, belki de onu öldürürlerdi. Ama eğer… onların istediğini verir, hatta daha fazlasını sunarsa? Belki kontrolü ele geçirebilirdi.

O gece, Jin’Ai ilk kez birinin arzusuyla beslendi. Adamın nefesleri, inlemeleri, titreyen elleri… hepsi onun için birer can simidi gibiydi. Bedenini sunduğunda, adamın gözlerindeki vahşi bakış yavaş yavaş yumuşadı, yerini bağımlılığa bıraktı. Jin’Ai, acı ve iğrenmenin yanında garip bir güç hissetti. Erkek boşaldığında, bir an için ona minnettar bakmıştı. Sanki hayatını kurtarmış gibi.

İkinci adam daha agresifti. “Sıra bende,” dedi. Jin’Ai bu sefer direnmedi. Aksine, onu yönlendirdi. “Yavaş,” diye fısıldadı. “Benim istediğim gibi.” Adam önce güldü ama Jin’Ai’nin bakışları karşısında sustu. O gece, kadın ilk kez kendi zevkini de aradı. Enkazın soğuk zemininde, toz ve kan kokusu içinde, bedeni yeniden hayata dönüyordu. Her inilti, her kasılma, ona biraz daha güç veriyordu.

Üçüncü adam en sessiz olanıydı. Sadece izlemişti. Jin’Ai ona baktığında, “Sen de istiyorsun,” dedi. Adam başını eğdi. Jin’Ai elini uzattı. “O zaman diz çök.” Adam diz çöktü. O anda Jin’Ai, içinde uyanan şeyin sadece hayatta kalma içgüdüsü olmadığını anladı. Bu, bir hükmetme arzusuydu. Erkeklerin zayıflığını, açlığını, karanlıkta büyüyen arzularını görüyor ve onları yiyordu.

Saatler günlere, günler ise sayılara dönüştü. 30. saat… 50. saat… 70. saat… Jin’Ai artık enkazın altında bir mahkûm değildi. Üç erkek, onun etrafında dönüyordu. Su bulduklarında önce ona veriyorlardı. Yiyecek bulduklarında paylaşıyorlardı. Ve her gece, sırayla ya da birlikte, onun bedenine geliyorlardı. Jin’Ai artık yalvarmıyordu. Emrediyordu. “Bugün sen,” diyordu birine. “Sen bekle,” diyordu diğerine. Adamlar itaat ediyordu. Çünkü karanlıkta, umudun tükendiği yerde, Jin’Ai onların tek ışığı, tek zevki, tek egemeni olmuştu.

  1. saatte bacağı enkazdan kurtuldu. Acı yeniden alevlendi ama artık umursamıyordu. Ayağa kalktığında üç erkek de ona bakıyordu. “Ne yapacağız şimdi?” diye sordu biri. Jin’Ai gülümsedi. Tozlu, yırtık kıyafetleri içinde bile bir kraliçe gibi duruyordu. “Bekleyeceğiz,” dedi. “Kurtarma ekibi gelene kadar. Ama burada… kurallar benim.”
  2. saatte dışarıdan sesler gelmeye başladı. Helikopter, bağırışlar, ışıklar. Adamlar coşkuyla ayağa kalktı. Jin’Ai ise sakindi. “Kimseye bir şey anlatmayacaksınız,” dedi net bir sesle. “Burada olan burada kaldı. Anlaştık mı?” Üç erkek başını salladı. Gözlerinde hâlâ o bağımlılık vardı. Jin’Ai’nin bedeni, onların karanlık günlerinin tek tatmin kaynağı olmuştu. Onu kaybetmek, belki de özgürlükten daha korkutucuydu.
  3. saat dolduğunda enkazın kapısı aralandı. Işık içeri aktı. Kurtarma ekibi içeri girdiğinde dört kişiyi birden gördü: üç yorgun erkek ve ortalarında dimdik duran bir kadın. Jin’Ai’nin yüzü sakin, gözleri keskindi. Ekip onu sedyeye yatırmak istediğinde elini kaldırdı. “Yürüyebilirim,” dedi.

Dışarı çıktıklarında güneş gözlerini kamaştırdı. Adamlar onun arkasından yürüyordu. Bir an için geri dönüp onlara baktı. Hiçbir şey söylemedi. Ama göz göze geldiklerinde, üçü de başını eğdi. Sanki hâlâ onun hükmü altındaymış gibi.

Jin’Ai, ambulansa binmeden önce enkazın yıkık girişine son bir kez baktı. Orada, karanlığın içinde, sadece hayatta kalmamıştı. Erkeklerin arzularını yemiş, korkularını emmiş ve bir kraliçe olarak doğmuştu. Artık ordinary bir kadın değildi. 100 saatlik mahkûmiyet, onu başka bir şeye dönüştürmüştü.

Ve en tehlikeli kısım da şuydu: Bir kez kraliçe olan biri, tahtını kolay kolay bırakmazdı. Dışarıdaki dünya, onun için yeni bir enkaz olabilirdi. Ve o, yine aynı yöntemi kullanabilirdi.

Arzuları yiyerek… hükmederek… ve asla geriye bakmadan.

Yanıt bırakın

E-posta adresiniz yayımlanmayacak. Zorunlu alanlar * ile işaretlidir

*